SELÇUKLU VE OSMANLI DEVLETLERİ’NDE GÖÇ VE İSKâN POLİTİKALARINDA GAZİ DERVİŞLERİN ROLÜ

SELÇUKLU VE OSMANLI DEVLETLERİ’NDE GÖÇ VE İSKâN POLİTİKALARINDA GAZİ DERVİŞLERİN ROLÜ

 

Büyük Selçuklu devleti döneminin şartları içerisinde Dünya tarihindeki göç hareketini en iyi şekilde yönetebilmesi bakımından güzel örneklerinden biri olarak karşımıza çıkmaktaydı. Orta Asya’da artan nüfus, Büyük Selçuklu devletinin önderliğinde kontrollü bir organizasyonla Anadolu’ya yönlendirildi. Büyük göç hareketi Anadolu’nun etnik yapısını tamamen değiştirmiştir. Bizans Anadolu’sunun nüfusu azdı. Bizanslıların yenilgileri ve bazı yerli Rum nüfusunun Balkanlara kayması da etnik yapının değişmesinde etkili olmuştur. Anadolu Selçuklu Devleti ilk nüfus hareketi sonunda kurulmuştu. İkinci büyük göç dalgasını ise 13. yüzyılın başlarından itibaren Moğolların Batı’ya doğru sıkıştırdıkları kitleler oluşturmuşlar ve Anadolu’nun sahil kesimleri de Türkleşmiştir.

Selçuklu iktisadi siyaseti vasıflı işgücünün, fethedilen yerlere nakil ve iskân edilmesini gerektiriyordu. Öte yandan Doğu’dan gelen nüfus baskısı Anadolu’ya gelen göçmen kitleleri arttırıyordu. 13.yüzyılın başlarındaki yeni göç dalgası Selçuklu devletini yeni gelen kitleleri yerleştirme hususunda zorluğa itti. Yine yerleşik olanlarla göçebeler arasında zaten var olan çelişki ve ihtilaf arttı. Bunun kaynağı hem göçebelerin, yerleşiklerin toprak veya hayvanlarına zarar vermeleri, hem de göçebelerin hayvanlarına otlak aramalarıydı. Devlet yerleşiklerin yanındaydı. Türkmen göçebelerin bir hareketi olan Babailer isyanı (1240) bu çelişkilerin bir sonucudur. Yerleşik halkın yaşadığı köy ve şehirlerde ahi teşkilatı önemliydi. Selçuklu şehirleri tıpkı diğer İslam şehirleri gibi, Orta çağ Batı şehirlerinde görülen özerkliğe sahip değillerdi, bunlar merkezi devlete bağlıydılar. Moğol istilası Anadolu şehirlerinde, Orta Asya, İran ve Irak şehirlerindeki gibi büyük tahribatlar yapamamıştır. Bunun yanında merkezi devlet otoritesi oldukça zayıflamıştır ve en teşkilatlı ve disiplinli kurum olarak ahiler kalmışlardır. Ahiler geçiş dönemlerinde bazı Anadolu şehirlerinin yönetimini doğrudan üstlenmişlerdir. Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılmasından sonra geleneklerine bağlı kalan Osmanlılarında reayaya (Müslüman olmayan halka) davranış şekillerini Selçuklulardan aldıkları görülür. Çünkü tebaaya nasıl davranılması gerektiğini XII. yüzyılda yaşamış olan büyük devlet adamı Nizamülmülk: “Reayanın şahsını, malını, oğlunu, mülk ve eşyasını emniyet altında tutacak kadar vergi alınmalıdır. Reaya sultanın dergâhına gitmek isterse, halini anlatmak isterse onları bundan alı koymasınlar” (Nizamülmülk, 1999: 23) diyerek yöneticilere tavsiyede bulunmuştur. Gazi Dervişlerin doğal misyonlarının bir gereği olarak yeni feth edilmiş olan bölgelerde üslendiği devlet ile halk arasındaki uyumun sağlaması hususlarındaki rolleri sosyal hayatta olumlu etkiler bırakırken düzenin sağlanması bakımından eşsiz bir fonksiyon meydana getirmekteydi.

Osmanlı Devleti’nin Göç ve İskân Politikası 

 

Bizans sınırında uç beyliği olarak kurulan Osmanlı Beyliği, diğer Türk obalarının desteğini de alarak devletleşme sürecine girdi. Osmanlı Devleti kuruluş sürecinde diğer beyliklerden farklı olarak aldığı stratejik öneme sahip kararla Kayı Hanedanın bazı geleneklerini değiştirerek yazılı hukuk kurallarını uygulamaya başlamıştır. Bu şekilde tüm uç bölgelerindeki obaların tek çatı altında birleştirilmesi hedeflenmekteydi.

Bu sistematik süreç göçmen obalarının da yerleşik hayata geçmelerini hızlandırmaktaydı. Osmanlı Devleti’ndeki kuruluş ve yükseliş dönemlerindeki fetih süreçleri dikkate alındığında göç ve iskan politikaları çok önemli bir yer tutmaktadır. Bu çalışmamızda Osmanlı Devleti’nin uzun ömürlü olmasında etkili olan bazı önemli unsurlar araştırılmıştır. Anadolu’ya Türklerin gelmesi ile devam eden Bizans gerilemesi nüfusu yoğun olmayan bölge nüfusunu daha da düşürmüştür. Hızla gerçekleştirilen Türk yerleşimi bile genel nüfus yoğunluğunu yeterli seviyeye ulaştıramamıştır. Osmanlı devleti, tarihi boyunca bir nüfus azlığı yaşamıştır. 16.yüzyıldaki belirgin ve diğer dönemlerdeki düşük nüfus artışı bu yargıyı değiştirecek nitelikte değildir. 17.yüzyıl nüfus durgunluğunun görülmeye başladığı yüzyıldır. Nüfusun kayda değer biçimde artışı ancak 19.yüzyıl sonları ile 20.yüzyılın başlarında ortaya çıkmıştır. Topluluklar kendi ana grupları dışında başka grupların içinde de oymaklar halinde iskan olunmuşlardı. Bütün Anadolu, Türkmen aşiretlerinin kaynaşmış haliyle kısa bir zaman içinde yeni bir nüfus yapısına sahip olmuştur.

Osmanlı Devleti’nin fetihlerinde İslamî bir anlayış olan ‘gaza’ benimsenmişti. ‘Gazi Bey’ler ve ‘Beylerbeyi’ler Allah rızası için gazalar ederek, din ve devlete layık sayısız hizmetlerde bulunmakla devleti yüceltirken; ulu hakan da hizmetleri karşılığında fethettikleri memleketlerden kendilerine köy ve tarlalar verirdi (Danışman, 1993: 41). Osmanlılar fethedilen bir bölgeyi yönetmek için biri askeri sınıftan ve sultanın yürütme yetkisini temsil eden ‘Bey’; diğeri ulema kökenli ve sultanın yasal yetkisini temsil eden “Kadı”’ olmak üzere iki kişi görevlendirmiştir. Bey, Kadı’nın hükmü olmadan hiçbir ceza veremezdi. Buna mukabil Kadı da hiçbir kararını Bey olmaksızın kendisi icra edemezdi (İnalcık, 2003: 108). Osmanlıların kuruluş devrine bakıldığında, batıya doğru bir yayılma politikası içerisinde oldukları ve yeni fethedilen memleketlerin Türkleştirilmesinde yerleşik halka nazaran daha disiplinli ve daha savaşçı bir yapıya sahip olan konar-göçerlerin kullanıldığı görülür. Nitekim 1357’den başlayıp, I. Beyazid döneminde de artarak devam eden Türkmen nakilleri, Rumeli’de önemli miktarda yerleşik Türk nüfusu meydana getirmiştir (Yediyıldız, 1993: 296). Süleyman Paşa Rumeli’deki kaleleri zaptettikçe Orhan Bey’e: “Rumeli şehir ve kalelerindeki Hristiyan aileleri Karesi vilayetine geçirip, onların yerine de Anadolu’nun güneyinden göçebe Türkmen, gönüllü Gaziyan, fisebilillah gaza eden Dervişan ve kendi arzusuyla gelip yerleşmek isteyen köylüleri gönderip iskân eylemek gerek.” demiştir. Orhan Bey de bu kıstaslardaki aileleri Rumeli’ye göndererek iskân etmiştir (Ünal, 1981: 25). İşte bu siyaset Osmanlı iskânlarında en çok kullanılan metot olmuş ve devletin yıkılışına kadar sürmüştür. Osmanlı iskân siyaseti Balkanlarda adeta sosyal bir inkılâbın temsilcisi olmuştur. Çünkü fethedilen bütün toprakların rakabesi (mülkiyet hakkı) devlete mal olmuş, daha sonra senyöriyal haklar kaldırılmıştır. Böylece senyörlerin ve manastırların köylü üzerindeki angarya ve imtiyazları lağvedilmiştir. Ayrıca vergi ödemelerinde sağlanan kolaylıklar başlı başına bir inkılâp olmuştur (Yücel, 1992: İsa KALAYCI, Oktay KIZILKAYA 364 81).

Tımar sistemi de kırsal kesim ağırlıklı yerleşim yapısına sahip olan Anadolu düzenli olarak yerleşime açılma dönemini 16.yüzyıl sonlarına kadar devam ettirmiştir. Yerleşim politikasında (tımar kesimi dahilinde) kırsal kesim öncelikli bir yerleşim tercihi vardır. Osmanlı devletinin bu politikasında başarılı olduğu söylenebilir.

Şehirlerin gerçek anlamda büyümesi, sistemin genel çerçevesinde meydana gelen değişmelerle birlikte 19.yüzyılın ikinci yarısından sonradır. Siyasal otorite bu doğrultudaki politikasını ancak bu yüzyıl sonlarında yaşanan büyük dış göçler ile sağlayabilmiştir. Osmanlı fethettikleri yerlerde, önceki hâkimlerin aldığı vergilerden daha az oranda vergi almaları, bölge insanının güvenliğini sağlamaları ve adem-i merkeziyetçilik anlayışıyla bölge halkına ferah bir yaşam sunmaları bunun açık bir delilidir. Özellikle de vatandaşların en büyük sorunu olan vergi konusundaki müsamahakâr anlayış, Osmanlı’yı altı asırdan fazla ayakta tutan en önemli faktörlerden biri olmuştur. Osmanlının genel iskân siyasetinde ülkenin her köşesini mamur ve şen etmek düşüncesi vardı. Bu düşünceyi gerçekleştirmek için kullanılan bir metot da; ordunun yanı sıra ilerleyen dervişlerin boş ve ıssız yerlerde iskân amaçlı zaviyeler tesis etmesiydi. Bir zaviye kurulduktan sonra etrafında yavaş yavaş o zaviyenin merkez olduğu bir iskân topluluğu oluşuyordu. Bu yeni iskân birliği çok defa bir tarikat mensubu olan zaviye kurucusunun ismini taşımaktaydı (Orhonlu, 1967: 95).

Devletin planlı olarak yaptığı yerleştirme hareketlerinden bir diğeri de sürgündü. Devlet lüzum gördüğü yerlere iskân yapabilmek için mükellefiyeti olmayan halkı bulundukları yerden kaldırıp başka bir yere nakledebilirdi (Orhonlu, 1967: 95). Bu uygulamanın pratikte devlete iki yararı vardı; birincisi tarım faaliyetlerinin artırılması, ikincisi bölgede asayişsizliğe sebep olan grupların kontrol altında tutulmasıdır. Bu pragmatist (faydacı) yaklaşım uygulanırken özellikle merkeze uzak olan bölgelerin Türk-İslamlaştırılması için devlet ricalinin iskân edilmesine özen gösterilirdi. Sakin yerlerde ise genelde emekli olanlar yerleştirilirdi. Örneğin Rodos’taki yaşlı askerlerin tekaüde sevk edilmeleri üzerine, kendi istekleriyle adada kalmışlar ve buraya Anadolu’dan da Müslümanlar naklolunarak adanın tamamı İslamlaştırılmıştır (Balducci, 1987: 14). Öte yandan derbentler de Osmanlıların kullandığı stratejik iskân yerlerinden biridir. Derbentlere iskân yoluyla hem başıboş-yurtsuz kimseler toprak sahibi yapılıyor hem de boş araziler ziraata açılıyordu. Aynı zamanda önemli geçitlerde bir emniyet sistemi tesis edilmiş oluyordu. (Orhonlu, 1967: 95).

GAZİ DERVİŞLERİN ROLÜ

Tarihten, Günümüze Kamu Diplomasisi ve İnsan Tasavvuru Modeli

Gazi Dervişlik düsturu İslamiyet’in ilk yıllarıyla başlamış çetin mücadelelerle yoğrulmuş ve Türklerinde İslamiyet’i kabulüyle birlikte kurumsallaşan önemli bir olgu olarak ortaya çıkmaktadır. Gazi Dervişlik oluşumu 11. ve 16. yüzyılda ise Anadolu’da ve Balkanlarda toplumsal, siyasi ve askeri açıdan önemli bir yer teşkil etmiş, Osmanlı’nın son dönemlerine kadar etkisini göstermiştir. Gazi Dervişler Anadolu’da İslamiyet’in yayılmasına önemli katkılarda bulunmuş, özellikle Anadolu Selçuklular için öncü bir kuvvet olarak, önemli faaliyetlerde göstermiştir. Bazı eski kaynaklarda 1071 Malazgirt zaferinin öncesinde dahi Anadolu coğrafyasının stratejik öneme sahip yerlerinde Gazi Dervişlerin çalışmalarına ve faaliyetlerine rastlanmaktadır. Fetih öncesi ve sonrasında Gazi Dervişler bölgenin uygun hale getirilmesinde çok önemli görevler üstlenmektedir. Pir Hoca Ahmet Yesevi’den, Sarı Saltuk’a, Gül Baba’ya, Şeyh Edebali’ye, Kumral Abdal’la, Akşemseddin’e ve daha sayısız nice Gazi Dervişlere uzanan bu yolculukta Kamu Diplomasisinin önemli bir parçası olarak yıllara sari bir hafıza oluşturulmuştur. Osmanlı Devleti’nin kuruşunun çok öncesinde Balkanlarda Sarı Saltuk Baba’nın uğramadığı, faaliyet göstermediği diyar neredeyse kalmamıştır.

Balkanlarda bugün dahi Sarı Saltuk tekkeleri farklı bir formda olsa da varlığını sürdürebilmiştir. Selçuklu’nun dağılma sürecinden sonra Gazi Dervişler aynı şekilde Osmanlı Devleti’nde önemli roller üstlenmeye devam etmiştir. Osmanlı Devleti’nin kuruluş sürecinde ve sonraki dönemlerde önemli katkılar sunan Gazi Dervişler, Balkanların ve Anadolu’nun toplumsal, siyasi, iktisadi birliğinin oluşturulmasında özel bir yere sahiptir. Osmanlı’da Gazi Dervişler çeşitli tekkeler, zaviyeler ve dergahlar kurarak İslamiyet’i yaymaya muvaffak olmuştur. Bu zorlu coğrafyada İslamiyet’in kalıcı olmasını sağlayan en büyük etkenlerden biri Gazi Dervişlerin hakikat yolundaki amansız mücadelesidir. İslam tarihindeki siyasi-kelami tartışmaların başladığı ilk süreçlerde tasavvufi düşünce yeni bir açılımla mutedil olan vasat ümmet anlayışı çerçevesinde üst bir felsefi yaklaşımla çok yönlü bir medeniyet oluşumunu meydana getirmiştir. Sonraki yıllarda felsefe dışlanırken onun üst metafizik yaklaşımı, sufi ve kelamcılarca tevarüs edildi. Metafizik açıdan bu dönemde de çok ciddi tartışmalar yapılsa ve yaklaşımlar sergilense de bu tartışmalarda felsefenin getirdiği evrensel bilim anlayışı olmadığından İslam dünyası büyük sorunlar yaşamaya başlamıştır. Genel anlamda felsefileşen tasavvuf, bu yapısını koruduğu ve ilme değer verdiği müddetçe, felsefenin evrensel anlayışını gündelik hayatta sürdürmüştür. Büyük bir hoşgörü anlayışı, insanlara ve varlıklara sadece insan oldukları ve Allah’ın yarattığı varlıklar olduğu için değer verme düşüncesi hâkim olmuş ve bu durum, gündelik hayatta kurumlara yansımıştır. Bu, bazen öne çıkan büyük sufilerde, bazen de kurulan tarikatlerin anlayışlarında temsil edilmiştir.

Öyle ki, bilhassa Anadolu ve Balkanlarda kurulan Gazi Derviş teşkilatları; Ahi hankahları, Halveti, Yesevi, Bektaşi vb. tekkeleri, zaviyeleri ve loncaları yetiştirdikleri örnek insanlarla, zanaat erbabıyla, hem İslam’ın bu topraklarda yayılmasını sağlamışlar hem de bu topraklarda kurdukları Darülacezeler, hanlar, hamamlar, vakıflar aracılığı ile bölgenin iktisadi, sosyal ve kültürel gelişimine katkıda bulunmuşlardır. Böylece bu topraklarda beraber barış ve adalet içerisinde yaşamanın örneklerini göstermişlerdir. Gazi Dervişlik ruhu, Anadolu ve Balkanların şehirleşmesinde, adalet, güvenlik ve barışın sağlanmasında öncü rol üstlenmiştir. Birçok Anadolu ve Balkan kasabası bir derviş tekkesi veya hangahı kurulmuştur.  Gazi Dervişlerin gittiği diyarlar eğer İslam beldesi değilse mezarları, türbeleri oralarda kalır ki kendinden sonra gelen kişilerin ve fetihlerin sonrasında mihenk taşları olarak kabul edilir. Şehirleşme dahi onlara göre planlanır. Bunun en güzel ve ilk örneklerinden bir tane de Constantine seferinde Hz. Eyyüp el Ensar’in şehadeti ve şehir surların en dibine kadar defnedilmek istemesi vasiyetidir. İstanbul fethinden hemen sonra Fatih Sultan Mehmed ve Akşemseddin hazretlerinin ilk yaptığı işlerden bir tanesi sahabe efendimiz Hz. Eyüp (r.a) kabrinin bulunması olmuştur. Zira madden ve manen bir şehrin yapılanması İslam toplumu için çok mühimdir.  Peygamber efendimizin Medine’yi her yönüyle bir medeniyet şehrine dönüştürmesi misali, Constantin’in, İstanbul’a dönüştürülmesi, şehir planlamasının buna uygun olarak yapılmasında en önemli mihenk taşlarından bir tane işte bu Gazi Dervişlik ruhudur. Fütüvvet ilkeleri etrafında oluşmuş, gündelik hayat bunun etrafında şekillenmiştir. Elbette Türk devletlerinin de destek ve yardımıyla bu sağlanmış ve güçlü bir kurumsal kimlik kazanmıştır. İnsanlığın en muhteşem medeniyeti olan İslam medeniyeti ve bu medeniyetin en ihtişamlı ve görkemli devletlerinden biri şüphesiz Osmanlı Devleti’dir. Böylesine muhteşem bir devletin kuruluşundaki metafizik düşünce, varlık tasavvuru, yöntem, insan ve mekan anlayışı elbette üzerine çokça çalışmaya ve düşünmeye değerdir. Varlıkta ve bilgide bütünlüğü yakalamış, Varlık ve bilgiyle insan arasında sahih bir bağ kurmuş, bu bağ itibariyle ortaya muhteşem bir insan tasavvuru çıkarmıştır. Gazi Dervişler bu medeniyetin kurucu düşüncesinin taşıyıcısı insan modelleridir. Kesinlikle tarihte, nostajik bir unsur gibi kalamaz, kalmamıştır da zaten sadece arada geçen süreçlerde kesintiye uğramalar veya duraksamalar meydana gelmiştir. Tüm bu sebeplerden ve daha fazlasından dolayı küreselleşmenin farklı boyutlarda yaşandığı bu dönemde kamu diplomasisinin dahi sorgulandığı veya format değiştirdiğin bir zaman diliminde Gazi Derviş modelinin ezber bozucu bir anlayışla bugüne uygun gerekli aygıtlar vasıtasıyla saha uygulanmasının tam vakti gelmiştir.

Uluslararası ilişkilerde yerine göre kullanılan gerek yumuşak güc (soft power), gerek sert güçün (hard power) birleştirilmiş hali olan Gazi Dervişlik en somut örnekleriyle tarihten günümüze kadar uzanan bize özgün bir model olarak önümüzde net bir biçimde durmaktadır. Dünyanın başka herhangi bir ülkesinde böyle bir birikim, müktesebat ve pratik uygulamalar olsaydı eğer ona sımsıkı sarılır, o modelin ekollerini, okullarını, kuramlarını, fikirlerini modern dönemlerde tüm Dünya’ya önemli bir üstünlük meselesi olarak hiç şüphesiz sunardı.

Selçuklu, Osmanlı gibi cihan hakimiyeti, büyük medeniyetler kurmuş bir millet olarak asırlardır hüküm sürdüğümüz 3 kıtada, bugünkü gibi internet, telefon, sosyal ağlar, vb. teknolojilerin hiçbirinin olmadığı dönemlerde, asırlara dayanan bir tecrübenin sonucu olarak “Kamu Diplomasisi ve İnsan Tasavvuru Modeli” olarak kurumsallaşan seyyar “Gazi Dervişler”, onların kalıcı tekke ve zaviyeleri üzerinden her türlü irtibat, istihbarat, yardım, insan kaynağı edinme, toplumsal, kültürel dönüşüm, gündem oluşturma ve propaganda gibi birçok unsuru bu müesseseler üzerinden sağlamaktaydı. Günümüzde Dünya’da ülkelerin kendilerine özgü kamu diplomasi ve insan tasavvuru bağlamında çok farklı yöntemleri uygulamaları ve modelleri bulunmaktadır. Bu durum ülkelerin kendi tecrübe ve birikimlerinden asırlara uzanan bir arka planla ihtiyaç ve vizyonlarına göre şekillenmektedir. İngilizlerin, Rusların, İranlıların, Çinlilerin, ABD’lilerin, Suudilerin vb. kendilerine özgün modelleri tarihten günümüze kullandıkları yöntemler ve aygıtlar kamu diplomasi alanını renklendirmektedir. Büyük  bir medeniyetin mirasçısı olan Türkiye Cumhuriyeti’mizin 100. yıl dönümüne yaklaşırken küresel ve bölgesel olarak yaşadığımız sorunlar, riskler ve fırsatlar göz önüne alınarak tarihteki ilkelerinden koparılmadan, günümüz şartlarına uygun yeni bir formda özgün, milli bir kamu ve insani diplomasi unsuru olarak Gazi Derviş modeli disiplininin üniversite kürsülerinden başlamak suretiyle, ihtiyaç duyulan alanlardaki, stratejik öneme sahip görülen bölgelerde bugün var olan devlet ve sivil topum kuruluşlarıyla sahada faaliyet gösteren unsurların değerlendirmesinde büyük faydalar meydana getirebileceği yadsınamaz bir gerçekliktir.

Yeni yayınlanan Derviş Gaziler kitabımızda insanlığın günümüzde yaşadığı derin krizler, insanın ontolojik bağlamlarının hedef alınması, bu sebeple insanlığı bu krizden çıkaracak bir insan tasavvuru veya Gazi Dervişler düsturunun üzerine tekrardan bir düşünce yürütmek suretiyle Post-modern dönemdeki yeni bir Gazi Derviş modelinin teorik arka planı ve pratik uygulama imkanları ortaya konulmaya çalışılmıştır. İnsanlığın bugün sahip olduğu bilginin üst sınırlarının gelmiş olduğu noktayla modern insanın kendi varlığını tahakkuk edişi arasında bir uyumsuzluk ve uçurum vardır. Bu durum siyasetten ahlaka, mimariden adalete, sanattan felsefeye her alanda varlık ve bilgi bütünlüğünden kopuk, sahih bağlarını yitirmiş bir yeni insan tipi ortaya koymaktadır. Bu yeni insanın; insanla, Rabbi ile eşyayla ve tabiatla sahih bağının kurulduğu yeni bir öncü modele ya da tavra ihtiyaç duymaktadır. Derviş Gaziler kitabı, insani ilişkilerin, bağlarının farklı bir formda, küresel ölçekte yeniden kurulduğu ve tüm insanlığı kuşatıcı yeni bir modellin üzerine düşünme gayretinden meydana gelmiştir. Bu alan üzerine daha kapsamlı bilgi edinmek, araştırmak ve çalışmak isteyen değerli okuyucular için kitabımız önemli bir kaynak ve rehber niteliğinde olacağını kanaatindeyiz.

 

 

Enes GÜNEYLİ 

 

 

 

 

 

Büyük Selçuklu devleti döneminin şartları içerisinde Dünya tarihindeki göç hareketini en iyi şekilde yönetebilmesi bakımından güzel örneklerinden biri olarak karşımıza çıkmaktaydı. Orta Asya’da artan nüfus, Büyük Selçuklu devletinin önderliğinde kontrollü bir organizasyonla Anadolu’ya yönlendirildi. Büyük göç hareketi Anadolu’nun etnik yapısını tamamen değiştirmiştir. Bizans Anadolu’sunun nüfusu azdı. Bizanslıların yenilgileri ve bazı yerli Rum nüfusunun Balkanlara kayması da etnik yapının değişmesinde etkili olmuştur. Anadolu Selçuklu Devleti ilk nüfus hareketi sonunda kurulmuştu. İkinci büyük göç dalgasını ise 13. yüzyılın başlarından itibaren Moğolların Batı’ya doğru sıkıştırdıkları kitleler oluşturmuşlar ve Anadolu’nun sahil kesimleri de Türkleşmiştir.

Selçuklu iktisadi siyaseti vasıflı işgücünün, fethedilen yerlere nakil ve iskân edilmesini gerektiriyordu. Öte yandan Doğu’dan gelen nüfus baskısı Anadolu’ya gelen göçmen kitleleri arttırıyordu. 13.yüzyılın başlarındaki yeni göç dalgası Selçuklu devletini yeni gelen kitleleri yerleştirme hususunda zorluğa itti. Yine yerleşik olanlarla göçebeler arasında zaten var olan çelişki ve ihtilaf arttı. Bunun kaynağı hem göçebelerin, yerleşiklerin toprak veya hayvanlarına zarar vermeleri, hem de göçebelerin hayvanlarına otlak aramalarıydı. Devlet yerleşiklerin yanındaydı. Türkmen göçebelerin bir hareketi olan Babailer isyanı (1240) bu çelişkilerin bir sonucudur. Yerleşik halkın yaşadığı köy ve şehirlerde ahi teşkilatı önemliydi. Selçuklu şehirleri tıpkı diğer İslam şehirleri gibi, Orta çağ Batı şehirlerinde görülen özerkliğe sahip değillerdi, bunlar merkezi devlete bağlıydılar. Moğol istilası Anadolu şehirlerinde, Orta Asya, İran ve Irak şehirlerindeki gibi büyük tahribatlar yapamamıştır. Bunun yanında merkezi devlet otoritesi oldukça zayıflamıştır ve en teşkilatlı ve disiplinli kurum olarak ahiler kalmışlardır. Ahiler geçiş dönemlerinde bazı Anadolu şehirlerinin yönetimini doğrudan üstlenmişlerdir. Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılmasından sonra geleneklerine bağlı kalan Osmanlılarında reayaya (Müslüman olmayan halka) davranış şekillerini Selçuklulardan aldıkları görülür. Çünkü tebaaya nasıl davranılması gerektiğini XII. yüzyılda yaşamış olan büyük devlet adamı Nizamülmülk: “Reayanın şahsını, malını, oğlunu, mülk ve eşyasını emniyet altında tutacak kadar vergi alınmalıdır. Reaya sultanın dergâhına gitmek isterse, halini anlatmak isterse onları bundan alı koymasınlar” (Nizamülmülk, 1999: 23) diyerek yöneticilere tavsiyede bulunmuştur. Gazi Dervişlerin doğal misyonlarının bir gereği olarak yeni feth edilmiş olan bölgelerde üslendiği devlet ile halk arasındaki uyumun sağlaması hususlarındaki rolleri sosyal hayatta olumlu etkiler bırakırken düzenin sağlanması bakımından eşsiz bir fonksiyon meydana getirmekteydi.

Osmanlı Devleti’nin Göç ve İskân Politikası 

 

Bizans sınırında uç beyliği olarak kurulan Osmanlı Beyliği, diğer Türk obalarının desteğini de alarak devletleşme sürecine girdi. Osmanlı Devleti kuruluş sürecinde diğer beyliklerden farklı olarak aldığı stratejik öneme sahip kararla Kayı Hanedanın bazı geleneklerini değiştirerek yazılı hukuk kurallarını uygulamaya başlamıştır. Bu şekilde tüm uç bölgelerindeki obaların tek çatı altında birleştirilmesi hedeflenmekteydi.

Bu sistematik süreç göçmen obalarının da yerleşik hayata geçmelerini hızlandırmaktaydı. Osmanlı Devleti’ndeki kuruluş ve yükseliş dönemlerindeki fetih süreçleri dikkate alındığında göç ve iskan politikaları çok önemli bir yer tutmaktadır. Bu çalışmamızda Osmanlı Devleti’nin uzun ömürlü olmasında etkili olan bazı önemli unsurlar araştırılmıştır. Anadolu’ya Türklerin gelmesi ile devam eden Bizans gerilemesi nüfusu yoğun olmayan bölge nüfusunu daha da düşürmüştür. Hızla gerçekleştirilen Türk yerleşimi bile genel nüfus yoğunluğunu yeterli seviyeye ulaştıramamıştır. Osmanlı devleti, tarihi boyunca bir nüfus azlığı yaşamıştır. 16.yüzyıldaki belirgin ve diğer dönemlerdeki düşük nüfus artışı bu yargıyı değiştirecek nitelikte değildir. 17.yüzyıl nüfus durgunluğunun görülmeye başladığı yüzyıldır. Nüfusun kayda değer biçimde artışı ancak 19.yüzyıl sonları ile 20.yüzyılın başlarında ortaya çıkmıştır. Topluluklar kendi ana grupları dışında başka grupların içinde de oymaklar halinde iskan olunmuşlardı. Bütün Anadolu, Türkmen aşiretlerinin kaynaşmış haliyle kısa bir zaman içinde yeni bir nüfus yapısına sahip olmuştur.

Osmanlı Devleti’nin fetihlerinde İslamî bir anlayış olan ‘gaza’ benimsenmişti. ‘Gazi Bey’ler ve ‘Beylerbeyi’ler Allah rızası için gazalar ederek, din ve devlete layık sayısız hizmetlerde bulunmakla devleti yüceltirken; ulu hakan da hizmetleri karşılığında fethettikleri memleketlerden kendilerine köy ve tarlalar verirdi (Danışman, 1993: 41). Osmanlılar fethedilen bir bölgeyi yönetmek için biri askeri sınıftan ve sultanın yürütme yetkisini temsil eden ‘Bey’; diğeri ulema kökenli ve sultanın yasal yetkisini temsil eden “Kadı”’ olmak üzere iki kişi görevlendirmiştir. Bey, Kadı’nın hükmü olmadan hiçbir ceza veremezdi. Buna mukabil Kadı da hiçbir kararını Bey olmaksızın kendisi icra edemezdi (İnalcık, 2003: 108). Osmanlıların kuruluş devrine bakıldığında, batıya doğru bir yayılma politikası içerisinde oldukları ve yeni fethedilen memleketlerin Türkleştirilmesinde yerleşik halka nazaran daha disiplinli ve daha savaşçı bir yapıya sahip olan konar-göçerlerin kullanıldığı görülür. Nitekim 1357’den başlayıp, I. Beyazid döneminde de artarak devam eden Türkmen nakilleri, Rumeli’de önemli miktarda yerleşik Türk nüfusu meydana getirmiştir (Yediyıldız, 1993: 296). Süleyman Paşa Rumeli’deki kaleleri zaptettikçe Orhan Bey’e: “Rumeli şehir ve kalelerindeki Hristiyan aileleri Karesi vilayetine geçirip, onların yerine de Anadolu’nun güneyinden göçebe Türkmen, gönüllü Gaziyan, fisebilillah gaza eden Dervişan ve kendi arzusuyla gelip yerleşmek isteyen köylüleri gönderip iskân eylemek gerek.” demiştir. Orhan Bey de bu kıstaslardaki aileleri Rumeli’ye göndererek iskân etmiştir (Ünal, 1981: 25). İşte bu siyaset Osmanlı iskânlarında en çok kullanılan metot olmuş ve devletin yıkılışına kadar sürmüştür. Osmanlı iskân siyaseti Balkanlarda adeta sosyal bir inkılâbın temsilcisi olmuştur. Çünkü fethedilen bütün toprakların rakabesi (mülkiyet hakkı) devlete mal olmuş, daha sonra senyöriyal haklar kaldırılmıştır. Böylece senyörlerin ve manastırların köylü üzerindeki angarya ve imtiyazları lağvedilmiştir. Ayrıca vergi ödemelerinde sağlanan kolaylıklar başlı başına bir inkılâp olmuştur (Yücel, 1992: İsa KALAYCI, Oktay KIZILKAYA 364 81).

Tımar sistemi de kırsal kesim ağırlıklı yerleşim yapısına sahip olan Anadolu düzenli olarak yerleşime açılma dönemini 16.yüzyıl sonlarına kadar devam ettirmiştir. Yerleşim politikasında (tımar kesimi dahilinde) kırsal kesim öncelikli bir yerleşim tercihi vardır. Osmanlı devletinin bu politikasında başarılı olduğu söylenebilir.

Şehirlerin gerçek anlamda büyümesi, sistemin genel çerçevesinde meydana gelen değişmelerle birlikte 19.yüzyılın ikinci yarısından sonradır. Siyasal otorite bu doğrultudaki politikasını ancak bu yüzyıl sonlarında yaşanan büyük dış göçler ile sağlayabilmiştir. Osmanlı fethettikleri yerlerde, önceki hâkimlerin aldığı vergilerden daha az oranda vergi almaları, bölge insanının güvenliğini sağlamaları ve adem-i merkeziyetçilik anlayışıyla bölge halkına ferah bir yaşam sunmaları bunun açık bir delilidir. Özellikle de vatandaşların en büyük sorunu olan vergi konusundaki müsamahakâr anlayış, Osmanlı’yı altı asırdan fazla ayakta tutan en önemli faktörlerden biri olmuştur. Osmanlının genel iskân siyasetinde ülkenin her köşesini mamur ve şen etmek düşüncesi vardı. Bu düşünceyi gerçekleştirmek için kullanılan bir metot da; ordunun yanı sıra ilerleyen dervişlerin boş ve ıssız yerlerde iskân amaçlı zaviyeler tesis etmesiydi. Bir zaviye kurulduktan sonra etrafında yavaş yavaş o zaviyenin merkez olduğu bir iskân topluluğu oluşuyordu. Bu yeni iskân birliği çok defa bir tarikat mensubu olan zaviye kurucusunun ismini taşımaktaydı (Orhonlu, 1967: 95).

Devletin planlı olarak yaptığı yerleştirme hareketlerinden bir diğeri de sürgündü. Devlet lüzum gördüğü yerlere iskân yapabilmek için mükellefiyeti olmayan halkı bulundukları yerden kaldırıp başka bir yere nakledebilirdi (Orhonlu, 1967: 95). Bu uygulamanın pratikte devlete iki yararı vardı; birincisi tarım faaliyetlerinin artırılması, ikincisi bölgede asayişsizliğe sebep olan grupların kontrol altında tutulmasıdır. Bu pragmatist (faydacı) yaklaşım uygulanırken özellikle merkeze uzak olan bölgelerin Türk-İslamlaştırılması için devlet ricalinin iskân edilmesine özen gösterilirdi. Sakin yerlerde ise genelde emekli olanlar yerleştirilirdi. Örneğin Rodos’taki yaşlı askerlerin tekaüde sevk edilmeleri üzerine, kendi istekleriyle adada kalmışlar ve buraya Anadolu’dan da Müslümanlar naklolunarak adanın tamamı İslamlaştırılmıştır (Balducci, 1987: 14). Öte yandan derbentler de Osmanlıların kullandığı stratejik iskân yerlerinden biridir. Derbentlere iskân yoluyla hem başıboş-yurtsuz kimseler toprak sahibi yapılıyor hem de boş araziler ziraata açılıyordu. Aynı zamanda önemli geçitlerde bir emniyet sistemi tesis edilmiş oluyordu. (Orhonlu, 1967: 95).

GAZİ DERVİŞLERİN ROLÜ

Tarihten, Günümüze Kamu Diplomasisi ve İnsan Tasavvuru Modeli

Gazi Dervişlik düsturu İslamiyet’in ilk yıllarıyla başlamış çetin mücadelelerle yoğrulmuş ve Türklerinde İslamiyet’i kabulüyle birlikte kurumsallaşan önemli bir olgu olarak ortaya çıkmaktadır. Gazi Dervişlik oluşumu 11. ve 16. yüzyılda ise Anadolu’da ve Balkanlarda toplumsal, siyasi ve askeri açıdan önemli bir yer teşkil etmiş, Osmanlı’nın son dönemlerine kadar etkisini göstermiştir. Gazi Dervişler Anadolu’da İslamiyet’in yayılmasına önemli katkılarda bulunmuş, özellikle Anadolu Selçuklular için öncü bir kuvvet olarak, önemli faaliyetlerde göstermiştir. Bazı eski kaynaklarda 1071 Malazgirt zaferinin öncesinde dahi Anadolu coğrafyasının stratejik öneme sahip yerlerinde Gazi Dervişlerin çalışmalarına ve faaliyetlerine rastlanmaktadır. Fetih öncesi ve sonrasında Gazi Dervişler bölgenin uygun hale getirilmesinde çok önemli görevler üstlenmektedir. Pir Hoca Ahmet Yesevi’den, Sarı Saltuk’a, Gül Baba’ya, Şeyh Edebali’ye, Kumral Abdal’la, Akşemseddin’e ve daha sayısız nice Gazi Dervişlere uzanan bu yolculukta Kamu Diplomasisinin önemli bir parçası olarak yıllara sari bir hafıza oluşturulmuştur. Osmanlı Devleti’nin kuruşunun çok öncesinde Balkanlarda Sarı Saltuk Baba’nın uğramadığı, faaliyet göstermediği diyar neredeyse kalmamıştır.

Balkanlarda bugün dahi Sarı Saltuk tekkeleri farklı bir formda olsa da varlığını sürdürebilmiştir. Selçuklu’nun dağılma sürecinden sonra Gazi Dervişler aynı şekilde Osmanlı Devleti’nde önemli roller üstlenmeye devam etmiştir. Osmanlı Devleti’nin kuruluş sürecinde ve sonraki dönemlerde önemli katkılar sunan Gazi Dervişler, Balkanların ve Anadolu’nun toplumsal, siyasi, iktisadi birliğinin oluşturulmasında özel bir yere sahiptir. Osmanlı’da Gazi Dervişler çeşitli tekkeler, zaviyeler ve dergahlar kurarak İslamiyet’i yaymaya muvaffak olmuştur. Bu zorlu coğrafyada İslamiyet’in kalıcı olmasını sağlayan en büyük etkenlerden biri Gazi Dervişlerin hakikat yolundaki amansız mücadelesidir. İslam tarihindeki siyasi-kelami tartışmaların başladığı ilk süreçlerde tasavvufi düşünce yeni bir açılımla mutedil olan vasat ümmet anlayışı çerçevesinde üst bir felsefi yaklaşımla çok yönlü bir medeniyet oluşumunu meydana getirmiştir. Sonraki yıllarda felsefe dışlanırken onun üst metafizik yaklaşımı, sufi ve kelamcılarca tevarüs edildi. Metafizik açıdan bu dönemde de çok ciddi tartışmalar yapılsa ve yaklaşımlar sergilense de bu tartışmalarda felsefenin getirdiği evrensel bilim anlayışı olmadığından İslam dünyası büyük sorunlar yaşamaya başlamıştır. Genel anlamda felsefileşen tasavvuf, bu yapısını koruduğu ve ilme değer verdiği müddetçe, felsefenin evrensel anlayışını gündelik hayatta sürdürmüştür. Büyük bir hoşgörü anlayışı, insanlara ve varlıklara sadece insan oldukları ve Allah’ın yarattığı varlıklar olduğu için değer verme düşüncesi hâkim olmuş ve bu durum, gündelik hayatta kurumlara yansımıştır. Bu, bazen öne çıkan büyük sufilerde, bazen de kurulan tarikatlerin anlayışlarında temsil edilmiştir.

Öyle ki, bilhassa Anadolu ve Balkanlarda kurulan Gazi Derviş teşkilatları; Ahi hankahları, Halveti, Yesevi, Bektaşi vb. tekkeleri, zaviyeleri ve loncaları yetiştirdikleri örnek insanlarla, zanaat erbabıyla, hem İslam’ın bu topraklarda yayılmasını sağlamışlar hem de bu topraklarda kurdukları Darülacezeler, hanlar, hamamlar, vakıflar aracılığı ile bölgenin iktisadi, sosyal ve kültürel gelişimine katkıda bulunmuşlardır. Böylece bu topraklarda beraber barış ve adalet içerisinde yaşamanın örneklerini göstermişlerdir. Gazi Dervişlik ruhu, Anadolu ve Balkanların şehirleşmesinde, adalet, güvenlik ve barışın sağlanmasında öncü rol üstlenmiştir. Birçok Anadolu ve Balkan kasabası bir derviş tekkesi veya hangahı kurulmuştur.  Gazi Dervişlerin gittiği diyarlar eğer İslam beldesi değilse mezarları, türbeleri oralarda kalır ki kendinden sonra gelen kişilerin ve fetihlerin sonrasında mihenk taşları olarak kabul edilir. Şehirleşme dahi onlara göre planlanır. Bunun en güzel ve ilk örneklerinden bir tane de Constantine seferinde Hz. Eyyüp el Ensar’in şehadeti ve şehir surların en dibine kadar defnedilmek istemesi vasiyetidir. İstanbul fethinden hemen sonra Fatih Sultan Mehmed ve Akşemseddin hazretlerinin ilk yaptığı işlerden bir tanesi sahabe efendimiz Hz. Eyüp (r.a) kabrinin bulunması olmuştur. Zira madden ve manen bir şehrin yapılanması İslam toplumu için çok mühimdir.  Peygamber efendimizin Medine’yi her yönüyle bir medeniyet şehrine dönüştürmesi misali, Constantin’in, İstanbul’a dönüştürülmesi, şehir planlamasının buna uygun olarak yapılmasında en önemli mihenk taşlarından bir tane işte bu Gazi Dervişlik ruhudur. Fütüvvet ilkeleri etrafında oluşmuş, gündelik hayat bunun etrafında şekillenmiştir. Elbette Türk devletlerinin de destek ve yardımıyla bu sağlanmış ve güçlü bir kurumsal kimlik kazanmıştır. İnsanlığın en muhteşem medeniyeti olan İslam medeniyeti ve bu medeniyetin en ihtişamlı ve görkemli devletlerinden biri şüphesiz Osmanlı Devleti’dir. Böylesine muhteşem bir devletin kuruluşundaki metafizik düşünce, varlık tasavvuru, yöntem, insan ve mekan anlayışı elbette üzerine çokça çalışmaya ve düşünmeye değerdir. Varlıkta ve bilgide bütünlüğü yakalamış, Varlık ve bilgiyle insan arasında sahih bir bağ kurmuş, bu bağ itibariyle ortaya muhteşem bir insan tasavvuru çıkarmıştır. Gazi Dervişler bu medeniyetin kurucu düşüncesinin taşıyıcısı insan modelleridir. Kesinlikle tarihte, nostajik bir unsur gibi kalamaz, kalmamıştır da zaten sadece arada geçen süreçlerde kesintiye uğramalar veya duraksamalar meydana gelmiştir. Tüm bu sebeplerden ve daha fazlasından dolayı küreselleşmenin farklı boyutlarda yaşandığı bu dönemde kamu diplomasisinin dahi sorgulandığı veya format değiştirdiğin bir zaman diliminde Gazi Derviş modelinin ezber bozucu bir anlayışla bugüne uygun gerekli aygıtlar vasıtasıyla saha uygulanmasının tam vakti gelmiştir.

Uluslararası ilişkilerde yerine göre kullanılan gerek yumuşak güc (soft power), gerek sert güçün (hard power) birleştirilmiş hali olan Gazi Dervişlik en somut örnekleriyle tarihten günümüze kadar uzanan bize özgün bir model olarak önümüzde net bir biçimde durmaktadır. Dünyanın başka herhangi bir ülkesinde böyle bir birikim, müktesebat ve pratik uygulamalar olsaydı eğer ona sımsıkı sarılır, o modelin ekollerini, okullarını, kuramlarını, fikirlerini modern dönemlerde tüm Dünya’ya önemli bir üstünlük meselesi olarak hiç şüphesiz sunardı.

Selçuklu, Osmanlı gibi cihan hakimiyeti, büyük medeniyetler kurmuş bir millet olarak asırlardır hüküm sürdüğümüz 3 kıtada, bugünkü gibi internet, telefon, sosyal ağlar, vb. teknolojilerin hiçbirinin olmadığı dönemlerde, asırlara dayanan bir tecrübenin sonucu olarak “Kamu Diplomasisi ve İnsan Tasavvuru Modeli” olarak kurumsallaşan seyyar “Gazi Dervişler”, onların kalıcı tekke ve zaviyeleri üzerinden her türlü irtibat, istihbarat, yardım, insan kaynağı edinme, toplumsal, kültürel dönüşüm, gündem oluşturma ve propaganda gibi birçok unsuru bu müesseseler üzerinden sağlamaktaydı. Günümüzde Dünya’da ülkelerin kendilerine özgü kamu diplomasi ve insan tasavvuru bağlamında çok farklı yöntemleri uygulamaları ve modelleri bulunmaktadır. Bu durum ülkelerin kendi tecrübe ve birikimlerinden asırlara uzanan bir arka planla ihtiyaç ve vizyonlarına göre şekillenmektedir. İngilizlerin, Rusların, İranlıların, Çinlilerin, ABD’lilerin, Suudilerin vb. kendilerine özgün modelleri tarihten günümüze kullandıkları yöntemler ve aygıtlar kamu diplomasi alanını renklendirmektedir. Büyük  bir medeniyetin mirasçısı olan Türkiye Cumhuriyeti’mizin 100. yıl dönümüne yaklaşırken küresel ve bölgesel olarak yaşadığımız sorunlar, riskler ve fırsatlar göz önüne alınarak tarihteki ilkelerinden koparılmadan, günümüz şartlarına uygun yeni bir formda özgün, milli bir kamu ve insani diplomasi unsuru olarak Gazi Derviş modeli disiplininin üniversite kürsülerinden başlamak suretiyle, ihtiyaç duyulan alanlardaki, stratejik öneme sahip görülen bölgelerde bugün var olan devlet ve sivil topum kuruluşlarıyla sahada faaliyet gösteren unsurların değerlendirmesinde büyük faydalar meydana getirebileceği yadsınamaz bir gerçekliktir.

Yeni yayınlanan Derviş Gaziler kitabımızda insanlığın günümüzde yaşadığı derin krizler, insanın ontolojik bağlamlarının hedef alınması, bu sebeple insanlığı bu krizden çıkaracak bir insan tasavvuru veya Gazi Dervişler düsturunun üzerine tekrardan bir düşünce yürütmek suretiyle Post-modern dönemdeki yeni bir Gazi Derviş modelinin teorik arka planı ve pratik uygulama imkanları ortaya konulmaya çalışılmıştır. İnsanlığın bugün sahip olduğu bilginin üst sınırlarının gelmiş olduğu noktayla modern insanın kendi varlığını tahakkuk edişi arasında bir uyumsuzluk ve uçurum vardır. Bu durum siyasetten ahlaka, mimariden adalete, sanattan felsefeye her alanda varlık ve bilgi bütünlüğünden kopuk, sahih bağlarını yitirmiş bir yeni insan tipi ortaya koymaktadır. Bu yeni insanın; insanla, Rabbi ile eşyayla ve tabiatla sahih bağının kurulduğu yeni bir öncü modele ya da tavra ihtiyaç duymaktadır. Derviş Gaziler kitabı, insani ilişkilerin, bağlarının farklı bir formda, küresel ölçekte yeniden kurulduğu ve tüm insanlığı kuşatıcı yeni bir modellin üzerine düşünme gayretinden meydana gelmiştir. Bu alan üzerine daha kapsamlı bilgi edinmek, araştırmak ve çalışmak isteyen değerli okuyucular için kitabımız önemli bir kaynak ve rehber niteliğinde olacağını kanaatindeyiz.

 

 

Enes GÜNEYLİ 

 

 

 

 

Total
0
Shares
0 Facebook'ta Paylaş
0 Twitter'da Paylaş
Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Related Posts
Daha Fazla Oku
KURÂN-I KERÎM VE TARİH 2 Kur’an-ı Kerim, zamandan ve mekandan münezzeh olan Allah teâla’dan Rasul-i Zişan Muhammed Mustafa(as)…