Erdoğan’ın Körfez Çıkarması ve Yükselen İş Birliği

Giriş

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 17-19 Temmuz 2023 tarihlerinde Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Katar’a yönelik resmi bir seyahat gerçekleştirdi. Erdoğan, Cidde’de Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed Bin Selman, Doha’da Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamed Al Sani ve Abu Dabi’de BAE Devlet Başkanı Şeyh Muhammed Bin Zayed Al Nahyan ile görüştü. Liderler ve beraberindeki geniş katılımlı heyetler arasında çok sayıda anlaşma imzalandı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yola çıkmadan önce ifade ettiği gibi yatırım projeleri ve ticari faaliyetlere odaklanılan, ekonomi politiğin öne çıktığı bir ziyaret olsa da bölgesel meseleler de gündem başlıkları arasında yer buldu.

Türk Dış Politikasının Yeni Dönemi

Covid 19 salgınının küresel boyutta yarattığı ekonomik dalgalanmaya ilaveten Türkiye, yaklaşık son bir senedir seçim ekonomisi sürecinden geçiyordu. Üstüne bir de “yüzyılın felaketi” olarak ifade edilen 6 Şubat depremi, yaraların hızlıca sarılabilmesi adına ekonomiyi Türkiye siyasetinin en önemli başlığı haline getirdi. Bu doğrultuda Erdoğan, seçim zaferinin ardından hızlıca dış politikaya odaklanmış, önceki dönemlerde de dış politikayı belirleyen çekirdek kadrodan Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Başkanı Hakan Fidan’ı Dışişleri Bakanı olarak görevlendirdi. Yeni bakanın ajandasında zaten yabancısı olmadığı küresel ve bölgesel meselelere ilaveten, dış politikanın ekonomik arayışlara entegre şekilde ilerletilmesi sorumluluğu da bulunuyor. Birçok küresel sorundaki arabulucu misyonunun sürdürülmesi, Avrupa Birliği’ne (AB) üyelik sürecinin yeniden gündeme alınması ve İsveç’in NATO üyeliği ile tahıl koridoru tartışmaları kapsamında ABD kanadından gelen pozitif açıklamalar bize yeni dönemin işaretlerini sunmakta. Erdoğan’ın Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu’ndan (DEİK) yaklaşık 200 iş insanı ile üç Körfez ülkesine gerçekleştirdiği üç günlük ziyaret dış politikadaki aksiyoner tavrın Batıyla sınırlı kalmayacağını ortaya koyuyor.

Arap Devrimleri sürecinde bölgede yükselen kaotik atmosfer yaklaşık son iki senedir yerini normalleşme iklimine bırakarak bölgedeki tüm aktörlerin yol haritalarını yeniden gözden geçirmesi gerekliliğini doğurmuştur. Ayrıca Washington’daki yönetimin Obama ve Biden dönemlerinde Körfez’deki müttefiklerinin güvenliğini önceleyen siyaseti terk etmesi ve Çin’in pozitif bir politik model ile yükselişi gibi küresel gelişmeler de bölge siyasetini yeniden şekillendiren önemli dinamikler olmuştur. Bu bağlamda Suriye, Libya, Mısır, Doğu Akdeniz, İran hatta Filistin gibi birçok meselede farklı bloklarda konumlanan Türkiy-Katar ittifakı ile Suudi Arabistan ve BAE, rekabet yerine iş birliğini önceleyen rotaya geri dönmüş görünüyor. Dolayısıyla Erdoğan’ın Körfez ziyareti sadece ekonomik ve finansal arayışlarla değil taraflar arasındaki gerilimin tamamen sonlandırılması ve ilişkilerin konsolidasyonu anlamıyla da öne çıkıyor. Buradan hareketle taraflarıni; 2015-2022 arasındaki gerilim sürecinde zarar gören ekonomik ve siyasi ilişkilerin hızlıca toparlanması ve kaybedilen zamanın telafisi için harekete geçtiğini görüyoruz.

Ziyaretin Temel Motivasyonları

Ekonomik İşbirliği

Türkiye’nin Körfez ülkeleriyle ticareti son 20 yıl içerisinde 1,6 milyar dolardan yaklaşık 22 milyar seviyesine yükselmiş olsa da ekonomik anlamda birbirlerini tamamlayan özelliklerinin yanında bu rakamlar gerçek potansiyelinin uzağında kalmaktadır. Zira kendilerine büyük bir cari fazla sunan petrol ve doğalgaz ihracatına dayalı ekonomilerini çeşitlendirme arayışındaki Körfez ülkeleri için Türkiye hem güzel bir örnek hem de cazip bir yatırım sahası niteliğindedir. Türkiye açısından da ekonomideki aksaklıkların düzeltilebilmesi ve Türk Lirası’ndaki değer kaybının kontrol edilebilmesi için Körfez sermayesi bir anahtar olarak öne çıkıyor. BAE ile Suudi Arabistan arasında devam eden kıyasıya ekonomik rekabet, Türkiye’yi de bu aktörler için aynı şekilde kıymetli bir müttefik noktasına taşıyor. Tüm bu gerçeklere dair farkındalık Erdoğan’ın seyahatinde öne çıktı ve taraflar ekonomik ilişkileri ileri götürme motivasyonuyla bir araya gelebildi. Bunu savunma sanayii, yenilenebilir enerji, müteahhitlik hizmetleri, teknoloji ve lojistik gibi alanlar başta olmak üzere yapılan birçok anlaşmadan anlayabiliyoruz. Ek olarak Türkiye kapsamlı yatırım teşvik programları, ticari faaliyetlerin önünü açan mevzuatı ve yabancı sermayeye güven veren 18 serbest bölgesi ile sermayeyi kendisine çekmeye yönelik kararlı bir duruş ortaya koyuyor. Körfez yatırımlarının da hem bu yapısal düzenlemeleri hem de özel sektörün Afrika ve Ortadoğu’da girişimleri dolayısıyla Türkiye’yi yakından takip ettiğini görebiliyoruz. İkili ekonomik ilişkilerin önemi sadece bunlarla sınırlı değil. Müteahhitlik alanında Çin’in ardından dünyanın en iyisi olan Türk firmalarının, NEOM başta olmak üzere Körfez ülkelerinin birçok projesinden pay alma arayışları için böylesi iş birlikleri kritik öneme sahip.

Ziyarette öne çıkan bir başka değer de Türkiye’nin yerli otomobili TOGG oldu. Erdoğan’ın ziyaret ettiği liderlere TOGG hediye etmesi ve liderlerin tüm dünyanın gözü önünde aracı bizzat direksiyona geçerek test sürüşü yapması, küresel boyutta devasa bir reklam kampanyası sağladı. Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ile gündemde olan Serbest Ticaret Anlaşmasının imzalanması beklentisi de ekonomik işbirliğini ivmelendirmeye aday bir diğer girişimdir.

Olağanüstü bir aksilik olmaması halinde Körfez ülkeleri ile Türkiye arasındaki ikili ticaret hacminin ciddi bir yükselişe geçmesi beklenebilir. Eğer planlandığı gibi devam ederse, Türkiye adına gelecek dönemlerde yeni ihracat rekorlarına da birlikte şahit olabiliriz. Tüm bu adımlar sayesinde Türk Lirası’nın değer kaybı önlenecek, döviz kontrolü kolaylaşacak ve dış finansman endişeleri büyük ölçüde ortadan kalkacaktır.

Bölgesel Güvenlik İnşası

Körfez ülkeleri, Türkiye’nin 21. yüzyıl dış politikasında yükselen aktörler olarak öne çıkıyor. Tarihten gelen dini, toplumsal ve kültürel bağlara sahip taraflar coğrafi yakınlığın da etkisiyle ortak bir güvenlik mimarisi inşası için birlikte çalışmak mecburiyetindeler. Özellikle tehditler olduğu gibi sürüyorken ABD’nin Körfez’deki askeri varlığını azaltma stratejisi, müttefiklerinin sürdürülebilir güvenlik tesisi noktasında yeni aktörlere olan ihtiyacını arttırıyor.

Bölgesel krizlerin çözümü, barış, güvenlik ve istikrar arayışlarının ortak hareket etmekten geçtiğinin bilinciyle Türkiye ile Katar güçlü bir stratejik ortaklık geliştirebilmiştir. Ancak aynı zamanda, özellikle Donald Trump’ın ABD Başkanlığı döneminde Suudi Arabistan ve BAE fazla agresif politikalar benimseyerek sonuç vermeyen Türkiye karşıtı siyaseti benimsemişti. Gelinen noktada Riyad ve Abu Dabi “oyun kurucu” olma arayışlarının başarısızlığını kabullenerek Türkiye ve Katar ile ilişkilerini onarma arayışına girmiştir. Suudi Arabistan’ın Yemen’de Husi Ensarullah Hareketi’yle giriştiği mücadeledeki başarısızlığı, Filistin’de süren İsrail işgali, Suriye krizi ve mültecilerin geri dönüşünün sağlanması çabaları, Sudan’da yaşanan savaş ve İran ile Körfez ülkelerinin normalleşme arayışları gibi konularda sonuç alınamaması, ortak hareket etmenin gerekliliğini tüm taraflar adına bir kez daha ortaya koymuştur. Bu noktada Baykar firmasının Suudi Arabistan’a Türkiye Cumhuriyeti tarihinde tek seferde gerçekleştirilen en büyük hava askerî teçhizatı satışı olarak kayıtlara geçen SİHA satışı, hem ekonomik hem askeri hem de siyasi yönden değerlidir. Özellikle Batılı ülkelerin Yemen’de yaşanan insani kriz dolayısıyla Suudi Arabistan’a yönelik silah ambargosu devam ettikçe Türk savunma endüstrisinin bölgeye ihraç ettiği teçhizatlar çok daha fazla çeşitlenecektir.

Sonuç

Türkiye’nin Katar ile yıllardır adeta kusursuz şekilde ilerlettiği stratejik ortaklıktan elde edilen kazanımların, BAE ve Suudi Arabistan ile de hayata geçirilebilmesi konusunda tarafların hemfikir oldukları aşikar. Güçlenen ekonomik bağlar, Türkiye’nin Körfez güvenlik denkleminin bir parçası haline gelişi, depremin oluşturduğu yaraların hep birlikte sarılmasına yönelik çabalar, savunma sanayii iş birliği ve Suriyeli mültecilerin geri dönüşlerinin organizasyonu gibi öne çıkan başlıklar, 2015’te yükselişe geçen diplomatik krizin artık tamamen sona erdiğine işaret ediyor. İkinci Dünya Savaşı sonrası özellikle Batı Avrupa’da gördüğümüz üzere güçlü ekonomik bağlar, diplomatik ilişkilerdeki istikrarın tesisine büyük katkı sağlıyor. Dolayısıyla Türkiye ile Körfez ülkelerinin tesis edeceği güçlü ekonomik ilişkiler, gelecekte yaşanabilecek olası diplomatik krizlerin daha kolay atlatılmasına da katkı sağlayacaktır.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu