Küresel Siyaset İçinde İslam Dünyası

Uzun ve zengin tarihi boyunca büyük bir birikime sahip olan İslam dünyası son 200 yıldır sömürgeleşme sürecinde yaşadığı siyasi, ekonomik ve toplumsal istikrarsızlıkla boğuşmaktadır. Bu koşulların baskısı altında kendine global bir rol bulamayan İslam dünyası bugün, Batı müdahalelerine dayalı küresel sorunların yanı sıra, Arap Baharı ve Suriye iç savaşı gibi bölgesel krizlerin etkisini derinden hissetmektedir. Bu makro politik sorun alanlarının yanı sıra bugün İslam dünyası daha alt katmanlarda yerelde siyasal meşruiyet, ekonomik kalkınma ve yozlaşma gibi temel sorunlarla başa çıkmak gibi bir çabası söz konusudur.

Yıllarca Batılı güçlerin sömürgesi altında yaşamış olan İslam dünyasındaki hemen her aktörün bugün en hassas olduğu konulardan biri tam bağımsızlık sorunudur. Siyasi anlamda tümü bağımsız olmakla birlikte, ekonomik ve teknolojik bağımlılık ilişkileri İslam dünyasındaki egemenliği göreceli hale getirmektedir. Sadece gelişmiş ülkeler karşısında değil, farklı kalkınmışlık seviyelerine sahip İslam ülkelerinin birbirleriyle ilişkileri de karşılıklı bağımlılık inşa edecek bir kapsayıcılıktan uzaktır.

Geniş coğrafi alanda birçok ülkenin sınırlarına dağılmış vaziyette yaşayan Müslümanlar için dayanışma konusu, özellikle küreselleşen dünyada hayati bir unsura dönüşmektedir. Körfez’in nakit zengini ülkelerinden, Afrika’nın en yoksul Müslümanlarına, ya da sanayi ve teknoloji alanında gelişmiş İslam ülkelerinden bu konuda daha geri durumdakilere uzanan geniş skala içinde dayanışmayı gerektiren çok sayıda unsur bulunmaktadır.

Siyasal anlamda 57 ülkeye bölünmüş durumdaki İslam dünyası 300’ü aşkın etnik gruba ev sahipliği yapan karmaşık ve dinamik bir bölgedir. Dış politikaları, tarihi, kültürü ve dini yapıları dahil olmak üzere çok farklı bir geçmişten ve kültürel arka plandan gelmektedirler. Bu anlamda etnik, mezhebi ve kültürel anlamda birbirinden farklı çok sayıda unsurun varlığı, ortak bir gelecek inşasını olumsuz etkileyen rol oynamaktadır.

Bunun en bariz göründüğü yerlerden biri olan Suriye iç savaşı, insani bir krize neden olduğu gibi tüm bölgeyi istikrarsızlaştırmış ve İslam dünyası savaşa nasıl tepki verileceği konusunda bölünmüştür. Bölgesel bir diğer istikrarsızlık kaynağı olan İsrail-Filistin çatışması, kökleri 20. yüzyılın başlarına dayanan büyük acılar yaşatmış, işgal bölgede barış ve istikrarı engelleyen bir unsura dönüşmüştür. İslam dünyası, Filistin davasına verdiği destekte birleşmiş durumda, ancak adil ve kalıcı bir barışın nasıl sağlanacağı konusunda bölünmüş durumdadır.

Bugün İslam ülkelerinin; birlik oluşturmak şöyle dursun kendi aralarında ekonomik ve siyasi işbirliğine girmelerini ya da en azından mevcutları geliştirmelerini olumsuz yönde etkileyen birçok faktör bulunmaktadır. Bu nedenle İslam ülkeleri arasındaki ilişkileri olumlu ve olumsuz etkileyen faktörleri başlıca coğrafi, kültürel, ekonomik, ve siyasi faktörler olarak dört alt kategoride belirleyebiliriz.

Coğrafi Faktör

Milyonlarca kilometre karelik bir alanda bulunan İslam dünyasında bu genişliğe bağlı olarak binlerce etnik unsur bulunmakta ve bunlardan her birinin, çıkar ve beklentileri farklı olmaktadır. Bu etnik unsurlar ciddi sorunların potansiyel aktörleri olarak zaman zaman bir ülke içindeki istikrarı etkilediği gibi, farklı ülkeler arasındaki ilişkileri de etkileme potansiyeline sahiptir. Yemen’deki mezhebi motivasyonlu çatışmanın bölgesel çapta İran ve Suudi Arabistan’ın başını çektiği bir savaş cephesi oluşturması zor olmamıştır. Son aylarda iki ülkenin Çin arabuluculuğunda yakınlaşmasındaki garabet bir yana, bu yakınlaşmanın bölgenin diğer kriz alanlarında Tahran ve Riyad yönetimlerini yumuşatma etkisi önemlidir. Irak krizinde görüldüğü gibi, Şii-Sünni veya Arap-Kürt ayrışması üzerinden yürütülen iç siyasi çekişmelerin, komşu ülke sınırları içinde sorun alanları oluşturması içten bile değildir.

İslam coğrafyasının yatay genişliğine bağlı olarak, bu sınırların içine giren unsurların bir araya getirilmesi de o derece zor olmaktadır. Doğu’da Endonezya’dan, batıda Fas’a kadar 20 milyon kilometre kareden geniş bir alana yayılmış bulunan İslam ülkeleri arasındaki mesafenin çok uzak olması bu devletlerin bir araya gelmesi ve işbirliği imkanlarını tartışması zorlaşmaktadır. Doğaldır ki, uzak olan ülkelerle istenilen işbirliği her zaman mümkün olamamakta, İslam dünyasının bir köşesinde bulunan bir ülkenin öncelikleri ile diğer bölgesindekilerin öncelikleri tümüyle ayrışmaktadır.

Kültürel Faktör

Kültürel faktörler, coğrafi olana kıyasla olumlu yönleri daha fazla olan bir unsurdur. Olumsuz anlamda, İslam ülkelerindeki toplam okur yazar oranının ortalama yüzde 54’lerde olduğu, böylece İslam âleminin en az yarısına yakınının okuma yazma dahi bilmediği düşünülünce kültürel faktörlerin yokluğu ciddi bir risk alanıdır. Bu bir yanıyla birlik şuurunun eksikliğini büyüten bir faktör olurken bir yanıyla da, kültürel olarak birbirinden oldukça farklı olan İslam ülkelerini ortak bir çıkar etrafında buluşturabilme olanağını zayıflatmaktadır. Kimi İslam ülkelerinde kültürel düzey istenilen seviyelerde bulunurken, birçoğunda temel eğitim bile sorun olmaktadır. Tabi olarak böyle bir dengesizlik halkların birbirleriyle ilişkiye girmesini ve devletlerin yakınlaşmasını olumsuz yönde etkilemektedir. Kültürel faktör, toplumların dünya görüşleri ve uluslararası ilişkilere bakışlarını da etkileyeceğinden, her ülkenin birlik olgusuna bakışını da biçimlendirmektedir.

Kültürel faktörlerin tersinden bakılınca en önemli katkısı, tüm İslam halklarının ortak bir kültür içinden yani İslam kültüründen geçerek gelmiş olmalarının sağlayacağı katkıdır. Bunların başında söz konusu tüm ülkelerde yaşayan Müslüman halkların ortak bir inancı ve bu inancın geçmişini paylaşıyor olmaları en güçlü tutkalı oluşturacaktır. Halklar arasındaki bu ortak payda yönetimleri de ister istemez işbirliği arayışına teşvik etmektedir. Örneğin İslam ülkelerinden her hangi birinde meydana gelen bir savaş, tabi afet ya da olağanüstü diğer hallerde Müslüman halkların hiçbir dayatma olmadan yardım mekanizmalarını harekete geçirerek, aynı inancı paylaştığı kişilerin yardımına koşması, yönetimlerini buna zorlaması aradaki inanç birliğinin gücünden başka bir şeyle açıklanamaz.

Ekonomik Faktör

İslam ülkeleri arasındaki ekonomik dengesizlik ve değişik üretim düzeyleri de işbirliği ve yakınlaşmayı hem olumlu hem de olumsuz manada etkilemektedir. Olumlu katkı, birçok İslam ülkesinin kendi topraklarında bulunmayan hammaddeyi veya ürünü yakınında bulunan bir İslam ülkesinden karşılamak zorunda kalarak onunla işbirliğine yönelmesidir. Böylece karşılıklı ekonomik ve siyasi ilişkiler ister istemez gelişecektir. Türkiye’nin petrol anlamında çevre ülkelere bağımlı olmasından kaynaklı işbirliği arayışları, diğer alanları da kuşatan bir ortaklığa evrilmekte ve ülkemiz için önemli bir pazarı da beraberinde getirmektedir.

Yine ortak bir dine mensup olan iş adamları, psikolojik olarak kendilerine yakın hissettikleri ülke ya da şahısları tercih etme konusunda daha fazla motivasyona sahip olabilir. Bu yönüyle İslam İşbirliği Teşkilatına bağlı Ekonomik ve Ticari İşbirliği Daimi Komitesi’nin (İSEDAK) oluşturduğu yakınlaştırıcı atmosfer farklı Müslüman topluluklar arasındaki ekonomik işbirliğinin gelişiminde ciddi katkılar sağlamaktadır.

İslam ülkeleri arasındaki ekonomik dengesizliğin olumsuz etkisi ise böyle bir çarpık durumun fakir/zengin halklar arasındaki karşılıklı kin ve husumeti arttırarak yönetimler arasındaki işbirliğini zorlaştırması olacaktır. Bunu aşmak için görece zengin İslam ülkelerinden daha yoksul olanlara doğru; sivil toplum kuruluşları, ekonomik örgütler ve şirket aracılığı ile aktarılacak maddi zenginlikler dengeleyici bir rol oynayacaktır.

Siyasi Faktör

Siyasal unsurlar, İslam ülkeleri arasındaki birlik oluşumunu genellikle olumsuz etkileyen bir işlev görmektedir. 50 küsur devlete bölünmüş bulunan İslam Alemi, bir o kadar çeşit yönetim biçimine de ev sahip bulunmaktadır. Yönetim modellerinin farklı olması, uygulanan dış politika ve siyaset şekillerini de farklılaştırmakta, sonuçta çok yönlü çıkar çatışmasına yol açmaktadır. Bu olumsuzluğa, çeşitli İslam ülkelerinin batılı ülkelerle değişik düzeylerde sahip olduğu bağımlılık ilişkisi de eklenince ciddi bir düşmanlık potansiyeline dönüşmektedir.

Bugün İslam dünyasını oluşturan farklı ülkelerin siyasal önceliklerinden kaynaklanan çıkar çatışmaları, etnik, mezhebi ve sınır sorunlarından kaynaklanan rekabetleri bütünlüğü zedeleyen temel dinamikleri oluşturmaktadır. Bunları, bugünden yarına çözmek mümkün olmasa da, en azından çatışma unsuru olmaktan çıkarmak mümkün görünmektedir.

Bu bağlamda güncel gelişmeler İslam dünyasının varoluşsal dengelerini ciddi biçimde etkileyen sonuçlar yaratmaktadır. Filistin, Suriye, Afganistan, Libya ya da Irak gibi birçok bölgedeki insani ve siyasi sorunlarda, toplumların ortak düşünme melekelerine karşın siyasi kadroların çıkar perspektifinden bakmaları ayrışmayı körüklemektedir.

Güncel kriz alanları bir yanıyla Müslüman ülkeler arasında işbirliğini kolaylaştıran bir etkene de dönüşmektedir. Zira bu krizler sırasında Batılı ülkelerin ve uluslararası kurumların yürüttüğü çifte standartlı politikalar batılı ülkelere olan güvensizliği artırırken, Müslümanlar arasındaki duvarları da eriten bir unsura dönüşmüştür. Örneğin, Suudi Arabistan, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Türkiye, İran vb. son birkaç yıla kadar bölgesel her sorunda karşıt kutuplarda yer alan ülkelerin ardı ardına yakınlaşmaya başlaması, bölgesel dinamiklerdeki değişimden ziyade, Batılı ülkelerle ilişkilerde yaşanan krizlere dayalı olarak ivmelenmiştir.

Sonuç Yerine

Çok çeşitli siyasi, ekonomik ve sosyal çıkarları olan çeşitli ve karmaşık bir bölge olduğu için İslam dünyasının yakınlaşma veya birbirinden uzaklaşma hızını tahmin etmek zordur. Bununla birlikte, İslam dünyasının geleceğini şekillendirmesi muhtemel bazı eğilimler üzerinden fikir yürütmek mümkündür.

Bu anlamda aşırıcılığın yükselişi siyasal anlamda önemli bir risk alanı olmayı sürdürmektedir. Ortadoğu, Afrika ve Asya’nın bazı ülkelerinde aşırılık yanlısı grupların yükselişi, İslam dünyasının güvenlik ve istikrarına büyük bir meydan okuma olarak görülmelidir. Bu grupların varlığından hareketle güvenlikçi politikalara yönelen birçok ülkenin diğer İslam ülkeleri ile güven bunalımı yaşamaya başlaması hiç zor olmayacaktır.

Güvenlik risklerinin yanı sıra İslam dünyasının geleceğini etkileyecek bir diğer faktör ekonomik zorluklar olacaktır. İslam dünyası çok sayıda yoksul ve marjinalize edilmiş devlet ve topluma ev sahipliği yaptığı için küresel ekonomik adaletsizlikten ve krizlerden çok etkilenmektedir. İslam dünyasındaki zengin ülkelerin varlığı, toplamda tüm Müslümanların yaşam kalitesine bir katkı sunmadığı için yoksul bölgelerde artan bir ekonomik hayal kırıklığı duygusu toplumları daha duyarlı hale getirmektedir. Bu bir yanıyla milyonlarca insanın yaşadıkları ülkeleri terk ederek göç yoluna düşmesine yol açarken, öbür yandan ülkeler arasındaki güvensizlik duvarlarını perçinlemekte ve birbirinden uzaklaştırmaktadır.

Genç ve büyüyen bir nüfusa sahip olması İslam dünyası bakımından önemli bir beşeri avantaj olarak görünmektedir. Bu nüfus bir güç ve dinamizm kaynağı olabilir, ancak bu artan nüfusa iş ve fırsatlar sağlamak önemli olacağından, aynı zamanda bir zorluk teşkil etmektedir.

İslam dünyasının sahip olduğu zengin kültürel miras, birlik ve beraberlik kaynağı olabilecek önemli avantajlardan biri olarak görünürken, bu imkan, anlayış ve hoşgörüyü teşvik etmek ve farklı kültürler arasında köprüler kurmak yerine birden bire birbirini ihanetle suçlayan siyasi kaos ortamına zemin hazırlayabilir.

Zorlukların aşılmasında tüm İslam dünyasını kuşatacak bir ümmetçi anlayış güçlü topluluk duygusunu garanti edecektir. Bu anlamda sahip olduğu inanç ve kültürel birikim böyle bir evrensel ümmet duygusunun oluşumuna yardım edecektir. Bu topluluk duygusu, zorlukların üstesinden gelmek ve daha iyi bir gelecek inşa etmek için kullanılabilir. Bunu üretecek siyasi bir önderlik tüm İslam dünyası için en azından iyi bir başlangıç fırsatı olabilir.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu